Katliamın politik ekonomisi

script’in yeni sayısından herkese merhaba. Bu hafta, kaçınılmaz olarak, bir kez daha Türkiye’yi sarsan deprem felaketine odaklanıyoruz. Artık çekinmeden “katliam” olarak nitelendirebileceğimiz depremin ardındaki politik ekonomiyi mercek altına alıyoruz.
Katliamın öncesindeki siyasi ve ekonomik tercihler kadar, resmi açıklamalara göre 40 binden fazla insanın hayatını kaybetmesine neden olan depremden 10 gün sonra ortaya çıkan “Türkiye Tek Yürek” kampanyası da bize ahvalimiz hakkında çok şey söylüyor.
Yurttaşların hakikate ulaşmasında en etkili araçlardan olan bağımsız yayıncılığın ve gazeteciliğin önemini bu süreçte daha iyi anladığımızı umuyoruz. İyi pazarlar, keyifli okumalar.
[Kahramanmaraş, 14 Şubat 2023. Fotoğraf: Nir Elias, Reuters.]
Yolsuzluk katliama neden oldu!
Yazan: Constanze Letsch Çeviren: Cüneyt Bender
Türkiye ile Suriye’yi etkileyen yıkıcı depremlerde hayatını kaybedenlerin sayısı 40 bini aştı. On binlerce insan hâlâ kayıp, sosyal medya ise kumdan kaleler gibi yıkılan ve sakinlerini enkaz altında bırakan yeni inşa edilmiş apartman bloklarının örnekleriyle dolup taşıyor. Bu binaların çoğu “son deprem yönetmeliğine uygun” lüks konutlar olarak satılmıştı.
Yıkımdan sorumlu müteahhitlerden bazıları Türkiye’den kaçmaya çalıştı. Güvenlik kurallarının ihlal edildiği iddiasıyla 130’dan fazla kişi hakkında yakalama emri çıkarıldı, çok sayıda inşaat şirketinin sahibi de tutuklandı. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, “kusuru olan herkesten hesap sorulacağı” sözünü verdi.
Ancak bu türden açgözlülük ve vurgunculuk münferit bir suç değildir. Yıkılan konut blokları, devletin verdiği inşaat izinleri ve ruhsatları olmadan, sözde bağımsız yapı denetçileri projeleri onaylamadan ve inşaat malzemelerinin kalite kontrolünü yapan laboratuvarları gerekli raporları vermeden inşa edilemezdi. Hükümetin inşaat ve emlak mevzuatında yaptığı, yıkıcı ve doyumsuz inşaat sektörünün aşırı büyümesini kolaylaştıran değişiklikler olmasaydı bu inşaatlar başlayamazdı.
Türkiye’deki yıkıcı depremler yolsuzluğa bulaşmış, liyakatsiz hükümeti ilk kez ifşa etmiyor. AK Parti 20 yıldan fazla süredir iktidarda. Hilekârlığıyla nam salmış inşaat sektörüyle mücadele etmek, sorumsuz müteahhitleri dizginlemek ve deprem riski taşıyan ülkede tüm vatandaşlara güvenli ve sağlam konutlar temin etmek için zamanı ve imkânı vardı. Ancak bunu yapmamayı tercih etti.
Aksine, toplumsal ve çevresel maliyetlerine aldırmaksızın, ekonomik büyümenin ana taşıyıcısı olarak devasa altyapı ve inşaat projelerine odaklandı. Hükümet, 2004’ten itibaren inşaat, emlak, yerel yönetim ve konut finansmanı alanlarında önemli yasal ve kurumsal değişiklikler gerçekleştirdi. Bu değişiklikler arasında büyükşehir ve ilçe belediyelerinin kentsel dönüşüm projelerini hayata geçirebilmesi, özel şirketlerle ortaklıklar kurabilmesi, kamuya ait arazileri ve varlıkları özel müteahhitlere satabilmesi gibi kapsamlı yetkiler de bulunuyordu.
Sonuç olarak, on binlerce insan (çoğunlukla ötekileştirilmiş olanlar veya yoksullar) evlerinden tahliye edildi. Topluluklar ve dayanışma ağları, lüks konutlara ve yüksek kârlı gayrimenkullere yer açmak için yok edildi. Kentsel dönüşüm, konutları depremlere ve diğer afetlere karşı dirençli hâle getirmeye pek yaramadı. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından 2018’de yayımlanan istatistiklere göre, Türkiye’deki binaların yarısından fazlası (yaklaşık 13 milyon bina) inşaat ve güvenlik yönetmeliklerini ihlal ediyor. Yerel politikacılar ve uzmanlar yıllardır şehirlerin ve kasabaların şiddetli sarsıntılara dayanamayacağı konusunda uyarılarda bulunuyorlardı, fakat dikkate alınmadılar.
Bununla da kalmadı. Devlet yetkilileri sınırsız imar ve inşaatı teşvik edip usulsüzlüklere göz yumarken, bağımsız uzman denetimini de fazlasıyla zayıflattı. Meslek odaları, inşaat kusurlarını ortaya çıkardıkları, sorunlu ya da tehlikeli projelere karşı dava açtıkları için oyunbozan, vatan haini, hatta terörist ilan edilerek itibarsızlaştırıldı. 2011 ve 2013 yıllarında çıkarılan yasalar (sonuncusu meslek odası liderlerinin Gezi protestolarına karışmasının intikamıydı) inşaat mühendisleri, mimarlar ve şehir plancılarının meslek odaları inşaat projelerinin onaylanması ve denetlenmesi sürecinden menedildi. Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği’nin (TMMOB) önde gelen üyelerinden, AK Parti hükümetini uzun süredir eleştiren mimar Mücella Yapıcı, avukat Can Atalay ve şehir plancısı Tayfun Kahraman düzmece komplo suçlamalarıyla hapse atıldı.
Hükümet, güvenli ve yasal inşaat yapma sorumluluğunu artık serbest piyasa güçlerine bırakmıştı. Yapı denetimleri özelleştirildi, uzmanlık yerine kâra öncelik verildi. Vicdan azabı çekmeyen müteahhitler ve üç kuruşa çalışmaya razı olan mühendisler, denetimleri formaliteden öteye götürmüyordu. Sürekli kestirme yollara başvurulması, kaçak ve zayıf binaların artmasına yol açtı. Bu, nihayetinde dibe vuracak ölümcül bir yarıştı: Uzun süredir işsiz olan mühendisler ve mimarlar, üniversite diplomalarını en yüksek teklifi verenlere, genellikle de bürokrasiyi aşmak ve inşaat projelerini uzman görüşü “engeli” olmadan ucuza tamamlamak isteyen taşeronlara kiralamaya başladılar.
Mevcut binalar da imar aflarından yararlanmıştı. İlk kez 1984’te kayıtdışı konutların hemen hepsine uygulanan ve hükümetin vatandaşlarına “hediyesi” olarak sunulan imar afları, yasadışı biçimde inşa edilen veya değiştirilen tüm yapılara (hükümete ödenen ücret karşılığında) gerekli izinleri sağladı. Bu afların sonuncusu 2018’deki genel seçimlerden önce çıkarıldı. AK Parti tarafından “cumhuriyet tarihinin en büyük imar affı” olarak lanse edilen uygulama, yaklaşık 7,4 milyon yapıyı kapsıyordu ve 24,19 milyar TL (o dönemde yaklaşık 4,2 milyar dolar) devlet geliri elde edilmesini sağladı. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na bakılırsa, bu para binaların depreme dayanıklı hâle getirilmesi için kullanılacaktı.
Hükümet dar gelirli ev sahiplerinin belediyeler aracılığıyla yapı kayıt belgesi almaları ve kamu hizmetlerine erişmeleri için yasal bir yol sağladığını savunuyor, ancak yasayı eleştirenler bu afların güvensiz ve düzensiz konut üretimini teşvik ettiğini söylüyordu. İmar afları, tek katlı bir gecekondu ile 18 katlı lüks bir site arasında ayrım gözetmiyordu.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi üst düzey yetkililerinden şehir plancısı Buğra Gökçe’nin açıkladığı bilançoya göre, geçen hafta meydana gelen depremlerden etkilenen bölgede 294 bin kadar binaya imar affı getirilmişti. Depremlerin meydana geldiği 6 Şubat’ta ise bir başka imar affı yasa tasarısı meclis onayını bekliyordu.
Ölümlere neden olan binalardan kaçının af kapsamına alındığı henüz belli değil. Kurtarma ekipleri hâlâ enkaz altında hayatta kalanları ararken, kanıt toplama faaliyeti de başlamış durumda. Uzmanlar, depremlerin ardından bağımsız hukuk komitelerinin yıkılan binalardan beton, kiriş ve çelik destek çubukları örnekleri toplamasının, belediyelerden binaların izin ve ruhsat belgelerinin yanı sıra taşeronların mevcut güvenlik standartlarına ve yönetmeliklerine uyup uyduğuna dair kanıt talep etmesinin zorunlu olduğunu hatırlatıyor. Deprem bölgesine gönderilen avukatlar da meslektaşlarını ve kamuoyunu bu kanıtları ortadan kaldırmaya yönelik girişimlere karşı uyarıyor.
Felaketin tüm sorumlularından hesap sorulacaksa önce bu yolsuzluk, nepotizm ve açgözlülük ağının çözülmesi gerekiyor.