Tehdit ve Umut Algısı

TÜHA / TÜRKUAZ İnternational News Agency
Tehdit ve Umut Algısı Çıkmazına Sıkışan Düzensiz Göçmenler ve KKTC’nin Göçmen Politikaları
IBAD Sosyal Bilimler Dergisi, (5), Güz/Fall 2019
519
GİRİŞ
Göç, insanların bireysel ya da toplu olarak çeşitli sebeplerden dolayı bir yerden başka bir yere mekânsal
olarak konum değiştirmeleri olarak ifade edilebilir (Gautam, 2005, s.147). Göç, aynı zamanda bireysel
boyuttan kitlesel boyuta evrilebilen bir süreç özelliği de taşımaktadır. Göç sürecini daha çok kişisel
tercihlerden göç sürecini belirlerken, siyasal ve sosyal şartlar ile şiddetin yarattığı kaos ortamı da kitlesel
göç hareketine sebep olduğu söylenebilir.
Göçü oluşturan sebepler tarih boyunca değişiklik göstermiştir. Sanayi Devrimi sonrasında kırdan kente
yönelen emek göçü gibi içsel sebeplere dayanan göç hareketleri sonraki dönemde savaş ve baskı vb.
dışsal sebeplerle şekillenmiştir. Göç hareketleri, 20’nci yüzyılın ilk yarısında yaşanan dünya
savaşlarından da doğrudan etkilenmiştir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında çok sayıda insan etnik
sebeplerle kitlesel olarak yer değiştirmek zorunda kalmıştır. Bunun başlıca sebepleri arasında,
imparatorlukların dağılması ve ulus devletlerin inşası amacıyla homojen bir nüfus yaratılmasına dair
politikalar yer almıştır.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise özellikle Avrupa’nın yeniden inşa edilmesi sürecinde iş gücüne
duyulan ihtiyaç göçün ekonomik boyutunu ortaya çıkarmıştır. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği
(SSCB)’nin 1989 yılında dağılmasıyla birlikte başka bir kitlesel göç hareketliliği daha ortaya çıkmıştır.
Bu dönemde bir yandan Kafkasya’daki etnik topluluklar anavatanlarına doğru göç etmeye başlamış,
diğer yandan ekonomik durumlarından memnun olmayan kişiler daha iyi yaşam koşulları aramak
amacıyla çevre ülkelere gitmeye karar vermişlerdir. Kafkasya’daki siyasi, sosyal ve ekonomik yapının
yeniden şekillendiği 1990’lı yıllar, aynı zamanda Orta Doğu’da yaşanan şiddetli çatışmalara da şahit
olmuştur. Bu çatışmalar süresince özellikle 1990’lı yılların başındaki Körfez Savaşı sonrasında çok
sayıda kişi kitlesel olarak çevre ülkelere göç etmişlerdir.
Türkiye, İkinci Dünya Savaşı sonrasında 1960 yılından sonra Avrupa’ya emek göçü gönderen ülke iken
1990’lı yıllardan sonra bölgesindeki siyasi istikrarsızlıklardan dolayı göçten doğrudan etkilenen ülke
konumuna gelmiştir (Kurtuluş, 2000, s.13). Türkiye; İran-Irak Savaşı, Yugoslavya’nın dağılması
sonrasında yaşanan çatışmalar, Bulgaristan’ın Türk azınlıkları sınır dışı etmesi, Irak’ın Kuveyt’i işgali
sonrasında ortaya çıkan kriz, 1999 yılında Kosova’da yaşananlar ve Ahıska Türklerinin sürgün
edilmelerini de içeren süreçte (1988-1999) 934.354 yabancıya ikamet izni vermiştir (Göç İdaresi Genel
Müdürlüğü [GİGM], 2018, s.36).
Kitlesel göç hareketleri 21’inci yüzyılın başlarında yaşanan belirsizliklerden dolayı dramatik bir hal
almıştır. Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki siyasi belirsizlikler ve çatışma ortamı bu süreci desteklemiştir.
Etnik, dini, kültürel ve siyasi nedenlerle yaşadıkları yerlerden güvende olacakları başka bir coğrafyaya
doğru yönelen “zorunlu” göç hareketleri çoğunlukla Afrika, Orta Doğu ve Asya bölgelerinden
gerçekleşmiştir (Hein, 1993, s.43-45). Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği verilerine göre
59,5 milyon kişi çeşitli sebeplerden dolayı yaşadıkları ülkeleri terk etmek zorunda kalmıştır. (Birleşmiş
Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği [BMMYK], 2018, s.2) Yerlerinden edilen söz konusu kişiler,
içinde buldukları “güvenliksiz” ortamdan kaçmayı tercih etmişlerdir. Dünya mülteci nüfusunun yüzde
53’ünü iç savaşların toplumsal dokuyu alt üst ettiği Suriye, Afganistan ve Somalililer oluştururken
(BMMYK, 2018) Suriye 2015 yılında dünya genelinde en fazla mülteci veren ülke konumuna gelmiştir
(BMMYK, 2015, s.4-7).
Yaşanan zorunlu göçler ağırlıklı olarak çatışmaların olduğu bölgelerden güvenli kabul edilen ülkelere
doğru gerçekleşmiştir. Bu durum Türkiye, Ürdün ve Lübnan gibi belli başlı ülkeleri doğrudan
etkilemiştir. Türkiye’ye yönelik ilk kitlesel Suriyeli girişi, 29 Nisan 2011 tarihinde olmuştur. Söz konusu
tarihte gerçekleşen ve 252 kişiden oluşan kitlesel göç hareketi sonraki yıllarda artarak devam etmiştir
(Ihlamur-Öner, 2014, s.42-45). Bu sayı, 2016 yılı Aralık ayında 2.783.617 kişiye ulaşmıştır. Türkiye,
bilhassa Suriye sınır bölgeleri başta olmak üzere 10 ilde 26 barınma merkezi oluşturmuştur. Ancak
Suriyelilerin bir kısmı, 256.971 kişi, barınma merkezlerinde barınırlarken geriye kalan 2.521.907 kişi ise
kendi olanakları ile ülke içerisinde yaşamayı tercih etmişlerdir. Kamplar dışında yaşayan Suriyeliler
başta olmak üzere Türkiye’de bulunan yabancılar, ya kaçak yollarla Avrupa’ya geçmeye çalışmış ya da
Türkiye’ye uyum sağlamanın yollarını aramışlardır. Özellikle Avrupa’ya geçmenin koşullarını zorlayan
Tehdit ve Umut Algısı Çıkmazına Sıkışan Düzensiz Göçmenler ve KKTC’nin Göçmen Politikaları
IBAD Sosyal Bilimler Dergisi, (5), Güz/Fall 2019
520
söz konusu kişilerin Ege ve Akdeniz’deki dramatik ölümleri hem Türkiye kamuoyu hem de uluslararası
kamuoyunun dikkatini bölgeye yoğunlaştırmasına yol açmıştır (Kolukırık, 2014, s.46).
Avrupa Birliği (AB), düzensiz göçmen sayısının tahmin edilenden fazla olması ve özellikle bazı Avrupa
başkentlerinde yaşanan terör saldırıları karşısında bu durumu kendi toplumsal düzenine yönelik bir tehdit
olarak değerlendirmiştir. AB, bu değerlendirmesi sonrasında bir yandan sınır güvenlik tedbirlerini
artırmış ve kontrolsüz girişleri önleyecek bazı düzenlemeleri yürürlüğe sokmuş diğer yandan da
istemediği göçmenlerin kendi ülkelerine dönebilmeleri için birtakım hukuki düzenlemeleri hayata
geçirmiştir. AB’nin aldığı bu önlemlerle birlikte insanlık vicdanı, alınan güvenlik tedbirleri ile Akdeniz
ve Ege’de yaşanan düzensiz göçmen ölümleri arasında sıkışıp kalmıştır.
KAVRAMSAL ÇERÇEVE
Göç ile ilgili gerek bilimsel çalışmalarda gerekse hukuki düzenlemelerde kullanılan bazı kavramlar
zamanla yeniden tanımlanmıştır. Bu çalışmalar sonucunda uluslararası göç terminolojisinde görüş birliği
sağlanmıştır. Buna göre; kişilerin bulundukları ülke içerisindeki yer değiştirmeleri iç göç olarak kabul
görürken, ülkeler veya kıtalararası yer değiştirmeler dış göç olarak ifade edilmiştir. Bununla birlikte iş
gücü ve beyin göçü de terminolojide sıkça başvurulan kavramlar olmuşlardır. İsimlerinden kolayca
anlaşılabileceği gibi çalışmak amacıyla başka ülkeye giden veya kendi ülkesinde yer değiştiren kişilerin
hareketi iş gücü göçü olarak tarif edilirken özellikle belli bir bilim dalında yetişmiş nitelikli kişilerin
başka ülkelerde çalışması ise beyin göçü olarak kabul görmüştür (Murat ve Taşkesenlioğlu, 2009, s.20).
Bununla birlikte son yıllarda göç literatüründe düzenli ve düzensiz göç kavramlarına da sıkça
rastlanılmaktadır. Düzenli göç, kişinin yasalara uygun şekilde yaşadığı yerden başka bir yere hareket
etmesidir. Düzensiz göç ise, kişinin yasal olmayan yollardan başka bir ülkeye giriş yapması, yasal olarak
bulunma süresini geçirmesine rağmen kalmaya devam etmesi, burada çalışması veya yaşamasıdır.
Düzensiz göç hareketleri ile ilgili olarak 20’nci yüzyılın sonlarına kadar açık ve genel kabul görmüş bir
tanım üzerinde bir anlaşmaya varılamamıştır. Bangkok’da 1999 yılı Nisan ayında gerçekleştirilen
Uluslararası Göç Sempozyumunda, “kaçak göç/göçmen” ya da “yasadışı göç/göçmen” ifadelerinin
olumsuz çağrışımlar yaptığı ve içinde suç algısını da barındırdığı gerekçesiyle bunların yerine “düzensiz
göç/göçmen” kavramının kullanılması kabul edilmiştir (Uluslararası Göç Örgütü [UÇÖ], 2004, s.11).
Düzensiz göç kavramıyla birlikte kullanılan üç tanım daha vardır: Kaynak, Transit ve Hedef ülke.
Kaynak ülke kavramıyla, düzensiz göç etme iradesi olan kişi veya kişilerin terk etmek zorunda oldukları
coğrafi yer kastedilmiştir. Transit ülke ise hedef ülkeye gitmek için kullanılan veya geçici olarak
barınılan ülke olarak kabul edilmiştir. Hedef ülke ise isminden de kolayca anlaşılabileceği gibi düzensiz
göçmenlerin başta güvenlik sorunları olmak üzere bir takım temel yaşamsal ihtiyaçlarının karşılanacağını
düşündükleri yer olarak kavramsallaştırılmıştır (UGÖ, 2018).
Bununla birlikte çeşitli nedenlerle yaşadıkları yerleri değiştiren kişiler, “mülteci”, “sığınmacı” ve
“göçmen” olarak tanımlanmaktadırlar. 1951 yılında kabul edilen Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin
Cenevre Sözleşmesinde mülteci aşağıdaki gibi ifade edilmiştir: (Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek
Komiserliği Türkiye Temsilciliği [BMMYKTT], 2016, s.2)
“Irkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi
düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı
olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan ya da söz
konusu korku nedeniyle, yararlanmak istemeyen yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar
sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz
konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen şahıslardır’’
Göçmen ise genellikle içinde bulunduğu şartlardan memnun olmayan ve yaşadığı ülkeyi gönüllü veya
gönülsüz olarak terk ederek yasal veya yasa dışı yollardan başka ülkeye giren kişiler olarak
tanımlanmaktadır. Göçmenler, mültecilik statüsünden istifade edememektedirler. Mültecilik ve
göçmenlik arasındaki fark; neden, amaç ve araç gibi faktörlerden oluşmaktadır. Neden bakımından
mülteciler, mal varlıklarını geride bırakarak ve yaşamlarına gelebilecek tehditlerden kaçarak güvenli bir
bölgeye iltica ederken; göçmenler ekonomik bakımdan rahat etmek için yer değiştirme eğiliminde
olmuşlardır. Dolayısıyla mülteciler için yer değiştirme zorunluluk iken göçmenler için bu durum gönüllü
Tehdit ve Umut Algısı Çıkmazına Sıkışan Düzensiz Göçmenler ve KKTC’nin Göçmen Politikaları
IBAD Sosyal Bilimler Dergisi, (5), Güz/Fall 2019
521
olarak gerçekleşmektedir. Bununla birlikte mültecilerin sınır geçişleri çoğunlukla resmi bir belgeye
dayanmazken göçmenlerin hareketleri resmi belge üzerinden olmaktadır (Olcay, 2012, s.232-233).
Sığınmacı kavramında da mülteci kavramına benzeyen yönler vardır. Sığınmacılar,
1951 yılı Cenevre Sözleşmesi’nde belirtilen nedenlerle ülkelerini terk etmek durumunda kalmalarına
rağmen bulundukları ülke tarafından henüz mültecilik statüsü verilmeyen kişileri işaret etmektedir
(Barkın, 2014, s.335).
DÜZENSİZ GÖÇMENLERİN UMUDA YOLCULUĞU
Düzensiz göçün, yabancıların herhangi bir ülkeye yasa dışı yollarla girişini veya o ülkede yasalara aykırı
olarak kalışını ifade ettiği yukarıdaki satırlarda bahsedilmiştir. Düzensiz göç; hedef, transit ve kaynak
ülkeler açısından ayrı ayrı değerlendirilmesi gereken bir kavramdır.
Türkiye, sorunlu bölgelere komşu veya yakın olmasından dolayı düzensiz göçmenler tarafından; kaynak,
transit ve hedef ülke olarak algılanmıştır (İçduygu ve Kirişçi, 2009, s.1). Bunun en somut örneği, son
yıllarda çeşitli amaçlarla Türkiye’ye gelen yabancıların sayılarındaki artışta görülmektedir. Türkiye’de
tespit edilen düzensiz göçmen sayısı 2013 yılında 39.890 iken (GİGM, 2016, s.18) 2014 yılında %
47’lik bir artışla 58.647 (GİGM, 2014, s.58-59) olmuş, 2015 yılında önceki yıllara kıyasla % 150 artarak
146.485 (GİGM, 2015, s.64-65) olarak gerçekleşmiştir. Düzensiz göçmen sayısındaki artış, hem
Türkiye’de hem de AB ülkelerinde bazı yeni tedbirlerin yürürlüğe sokulmasına yol açmıştır. Alınan
tedbirler, düzensiz göçmenlerin hareketlerine doğrudan yansımıştır. Türkiye’deki düzensiz göçmen
sayısı 2016 yılında 37.130 olarak tespit edilirken, 2017 yılında bu sayı 21.397’e düşmüş, 2018 yılında ise
26.678 olmuştur (Sahil Güvenlik Komutanlığı [SGK], 2019). Daha önceki yıllarda olduğu gibi
Türkiye’de tespit edilen düzensiz göçmenler arasında Suriyeliler 2019 yılında da ilk sırada yer
almışlardır.
Düzensiz göçmen sayılarındaki değişim, Türkiye ile birlikte AB ülkelerinde de benzer bir eğilim
göstermiştir. Düzensiz göçmenlerin Avrupa’ya geçiş rotaları daha çok Akdeniz üzerinden olmuştur.
İspanya, Avrupa’ya geçiş konusunda en fazla tercih edilen ülke konumunda iken özellikle Libya
üzerinden İspanya’ya geçişler ilk sırayı almıştır. İspanya’ya geçiş yapan göçmen sayısı Ağustos 2017
ayında gün başına 100 olarak gerçekleşmiştir (BMMYK, 2017, s.1).
Düzensiz göçmenlerin Avrupa’ya geçiş konusunda tercih ettikleri bir başka ülke ise İtalya olmuştur.
İtalya rotasını kullanarak Avrupa’ya geçmek isteyen göçmenler arasında ilk sırayı yine Suriyeliler
almıştır. İlginç olan bir detay daha vardır. O da; yanlarında aileleri olmadan umut yolculuğuna çıkan
çocukların durumudur. İtalya rotasını kullanarak Avrupa’ya geçmek isteyen çocuk sayısı Temmuz-Eylül
2017 döneminde 14.500 olarak tespit edilmiştir. Bu dönemde deniz yolunu kullanarak umuda yolculuk
eden 2.700 kişi ise Akdeniz sularında hayatlarını kaybetmişlerdir (BMMYK, 2017, s.1). Bu sayının
sadece cesedine ulaşılabilen göçmenleri ifade etmiş olduğu göz önüne alındığında durumun ne kadar
dramatik olduğu tüm gerçekliğiyle ortaya çıkmaktadır.
Avrupa’ya geçmek isteyen düzensiz göçmenlerin kullandığı bir diğer rota ise Yunanistan üzerinden
olmuştur. Türkiye, Yunanistan’la hem kara hem de deniz sınırı bulunmasından dolayı bu rotayı
kullanmak isteyen göç hareketlerinden doğrudan etkilenmiştir. Ege Denizi, düzensiz geçişlerin ve
göçmen kaçakçılığının en yoğun yaşandığı rotalardan biri olmuştur (Yıldız, 2017, s. 9-10). Düzensiz
göçmenlerden Ege Denizi üzerinden Yunanistan rotasını kullananların sayısı, Temmuz-Eylül 2017
döneminde 14.400 kişi olmuştur. Sadece Eylül 2017’de 4.900 mülteci ve göçmen deniz yoluyla
Yunanistan’a geçmiştir (BMMYK, 2017, s.2).
Düzensiz göçmenlerin Avrupa’ya geçiş amacıyla kullandıkları bir başka yol ise Karadeniz rotası
olmuştur. Türkiye üzerinden Karadeniz rotasını kullanarak Romanya’ya geçiş yapan göçmen sayısı 2017
yılı Ağustos ve Eylül aylarında 476 olarak gerçekleşmiştir (BMMYK, 2017, s.2). Balkanlar üzerinden
yasa dışı yolları kullanarak Avrupa’ya geçiş yapmak isteyen düzensiz göçmenlerin kullandıkları
ülkelerden bir diğeri ise Bulgaristan’dır. Ancak Bulgaristan’ın sınırlarında aldığı güvenlik tedbirlerinden
dolayı bu güzergâhı tercih eden düzensiz göçmenlerin sayısı diğer rotalara kıyasla en az seviyede
kalmıştır. Temmuz-Eylül 2017 aylarında Bulgaristan’a geçen düzensiz göçmen sayısı 400 olmuştur.
Önceki yıllarda aynı dönemde Bulgaristan’da yakalanan düzensiz göçmen sayısının 15.100 olduğu göz
Tehdit ve Umut Algısı Çıkmazına Sıkışan Düzensiz Göçmenler ve KKTC’nin Göçmen Politikaları
IBAD Sosyal Bilimler Dergisi, (5), Güz/Fall 2019
522
önüne alındığından sınır güvenliği ile ilgili alınan tedbirlerin etkinliği ortaya çıkmaktadır (Bağımsız
Balkan Haber Ajansı [BBHA], 2017, s.1).
2017 yılı Temmuz-Eylül döneminde Türkiye üzerinden Ege Denizi rotasını kullanarak Yunanistan’a
14.400 kişi, Karadeniz rotasını kullanarak Romanya’ya 476 göçmen geçmiştir. Bu göçmenlerin büyük
çoğunluğunu Suriyeliler oluşturmuştur. Düzensiz göçmenlerin Ege Denizi rotasını kullanarak
Yunanistan’a geçmek konusundaki tercihlerine etki eden ana faktör ise AB ile Türkiye arasından
imzalanan anlaşma olmuştur. Bu anlaşmayla bir bakıma Balkan rotası1
kapanmış, düzensiz göçmenlerin
AB’ye giriş yapmak için kullandıkları tek yol, Doğu Akdeniz rotası ve Ege Denizi üzerinden Yunanistan
olmuştur.
Yunanistan’a deniz yoluyla geçen düzensiz göçmenlerin yıllara göre dağılımı aşağıdadır:
Sıra
No Yıl Düzensiz Göçmen
Sayısı
Hayatını Kaybedenlerin
Sayısı Açıklama
1 2015 91.611 279
2 2016 37.130 192
3 2017 21.937 56
4 2018 26.678 93
5 2019 51.488 33 Kasım ayına
kadar olan
sayıdır.
Tablo incelendiğinde, düzensiz göçmen sayısının 2015 yılında en üst seviyeye çıktığı görülmektedir.
AB’nin dış sınırlarında almış olduğu önlemler bu sayısının sonraki yıllarda azalmasına yol açmıştır. Ege
ve Akdeniz’de hayatını kaybeden düzensiz göçmenlerin sayısı; 2015 yılında 279 olarak tespit edilmiş, bu
sayı da sonraki yıllarda azalarak 2019 yılı Kasım ayında en düşük seviyeye inmiştir. Deniz yolunu
kullanarak AB’ye gitmek isteyen düzensiz göçmenlerin yaklaşık % 70’i Yunanistan güzergahını tercih
etmiştir. (SGK, 2019, s.1).
Düzensiz göçmenler ile doğrudan ilişkili olan bir başka kavram daha vardır: Göçmen kaçakçılığı.
Göçmen kaçakçıları, çıkar elde etmek amacıyla ülke vatandaşı olmayan bir kişiyi yasa dışı yollardan;
ülkeye sokan, ülkeden çıkartmaya çalışan veya ülkede kalmasını sağlayan kişiler olarak tanımlanmıştır
(GİGM, 2015, s.66). Düzensiz göçmenler, çoğunluğu yasa dışı yollardan sınır geçişi yaptıklarından
dolayı umuda yolculuklarında göçmen kaçakçılarının hedefi haline gelmişlerdir (Yıldız, 2017, s.9).
Göçmen kaçakçıları Akdeniz’de aşağıdaki 3 ana rotayı kullanmaktadırlar:
(a) Batı Akdeniz Rotası: Kuzey ve Batı Afrika’dan başlayıp İber Yarımadası’na,
(b) Orta Akdeniz Rotası: Afrika’dan başlayıp İtalya ve Malta’ya,
(c) Doğu Akdeniz Rotası: Orta Doğu ve Türkiye’den başlayıp Meriç Nehri kıyısından da kara
yoluyla Yunanistan, Kıbrıs ve Bulgaristan’a uzanmaktadır (Frontex, 2014: 41-45).
Yunanistan ve Türkiye arasında düzensiz geçişlerin ve göçmen kaçakçılığının en yoğun yaşandığı
koridorlardan biri de Ege Denizi olmuştur (Yıldız, 2017, s.10). Düzensiz göçmenlerin umuda
yolculuklarını kendileri için kazanç kapısı olarak gören göçmen kaçakçıları; kaynak, transit veya hedef
ülke vatandaşlarından olabilmektedir. Türkiye, coğrafi konumundan dolayı göçmen kaçakçılarının yoğun
olarak bulunduğu ülkelerden biri olmuştur. Türkiye’de yakalanan göçmen kaçakçı sayısı; 2015 yılında
103, 2016 yılında 118, 2017 yılında 171, 2018 yılının ilk 6 ayında ise 41 olarak tespit edilmiştir (SGK,
2018, s.1).
1Türkiye üzerinden Yunanistan, Makedonya, Sırbistan, Macaristan ve Hırvatistan’a uzanan rotadır.
Tehdit ve Umut Algısı Çıkmazına Sıkışan Düzensiz Göçmenler ve KKTC’nin Göçmen Politikaları
IBAD Sosyal Bilimler Dergisi, (5), Güz/Fall 2019
523
Türkiye’de yakalanan göçmen kaçakçısı sayının 2016 yılına kıyasla 2017 yılında artmasındaki temel
faktör, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki siyasi belirsizlik ve kaos ortamının yıldan yıla artması, söz
konusu bölgelerde yaşayan kişiler için umuda yolculuğun tek çıkar yol olarak algılanmasıdır. Düzensiz
göçmenler bir yandan AB’nin aldığı sınır güvenlik tedbirleri diğer yandan ülkelerinde devam eden kaos
ve çatışma ortamından dolayı umuda yolculuklarını ertelememişler ve alternatif riskli yöntemlerin
arayışında olmuşlardır. Bu durum, çok sayıda düzensiz göçmenin hayatlarını kaybetmelerine yol
açmıştır.
UGÖ’nün güncellenmiş verilerine göre 2017 yılında 3.139 kişi, 2018 yılının ilk 6 ayında ise 2.125
düzensiz göçmen Akdeniz ve Ege’de yaşamını yitirmiştir (UGÖ, 2018, s.32). Bununla birlikte umuda
yolculukları sırasında Türkiye’den diğer ülkelere geçmeye çalışırken hayatlarını kaybeden düzensiz
göçmenlerin sayısı; 2017 yılında 32, 2018 yılında 65, 2019 yılının ilk 5 ayında ise 15 kişi olmuştur
(SGK, 2019, s.1). Orta Doğu ve Kuzey Afrika ile Kafkasya’da yaşanan kaos ortamı ve belirsizlikler
düzensiz göçmenlerin umuda yolculuklarını günden güne tetiklerken, Türkiye başta olmak üzere AB
ülkelerinin son yıllarda sınırlarında aldıkları tedbirler bu yolculuğu tehlikeli rotalara yöneltmiş ve çok
sayıda düzensiz göçmen riskli yolculuklarında hayatlarını kaybetmişlerdir.
AB’NİN DÜZENSİZ GÖÇMENLERİ TEHDİT OLARAK ALGILAMASI
Göçmenler, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’nın yeniden inşası sürecinde teşvik edilip
yüceltilmişlerken günümüzde tehdit olarak algılanmaya başlanmışlardır. Göçmenler hakkında oluşan bu
algıyı destekleyen faktörlerin; sosyo-ekonomik koşullar, uyum sorunu, kültürel çatışma ve özellikle son
yıllarda meydana gelen terör saldırılarının olduğu söylenebilir. Avrupa toplumu, bu faktörlerin de
etkisiyle kitlesel boyutlara ulaşan düzensiz göçmenleri kendi sosyal, ekonomik ve kültürel yaşamına
karşı tehdit olarak algılamaya başlamıştır. Bu durum, Avrupa’nın bütünleşme süreciyle paralel bir
gelişme göstermiştir. Avrupa’da iç sınırların kaldırılmış olmasının göçmenler tarafından istismar
edilebileceği ve bunun da bir güvenlik açığı oluşturabileceğine yönelik düşünceler düzensiz göçmenlere
karşı alınan güvelik tedbirlerinin günden güne artmasına yol açmıştır (Koca, 2014, s.5).
Avrupa’da son yıllarda meydana gelen terör saldırıları gün geçtikçe artan güvenlikleştirme
politikalarındaki siyasi tartışmaları ve akademik ilgiyi arttırmış, risk ve korku temelli bir toplum inşa
eden dışlayıcı mekanizmaların oluşumuna destek vermiştir (Bigo, 2002, s.63). Terör saldırıları, aynı
zamanda göçmen karşıtı söylem ve politikalarına da meşruiyet kazandırmıştır.
Göçmenlerin terörle mücadele kapsamında yeniden değerlendirilmesi sonucunda; vize ve vatandaşlık
şartları zorlaştırılmış, AB’deki Müslüman göçmenler yakından takip edilmeye başlanmış ve sınır dışı
etme prosedürleri kolaylaştırılmıştır (Hansen vd., 2005, s.17). Bununla birlikte Orta Doğu Afrika ve
Asya’daki siyasi belirsizlikler, kaos ortamı, etnik çatışma ve otoriter yönetimler yüzünden halen
milyonlarca kişi yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalmışlardır. Bu durum göç edenler için trajik
sonuçlar doğurmakla birlikte kabul eden ülkelerin de güvenlik kaygılarının devam etmesine yol açmıştır
(Lohrmann, 2003, s.20-22).
Düzensiz göçmenlerin tehdit olarak algılanmalarını destekleyen faktörler aşağıdaki şekilde ifade
edilebilir (Dağı ve Polat,2004, s.110; Türkoğlu, 2011, s.110):
1.Hedef ve transit ülkeler büyük kitleler halindeki insan hareketlerini kendi sosyal, ekonomik,
kültürel yaşamlarına tehdit olarak değerlendirmesi,
2.Düzensiz göçmenlerin kitlesel hareketliliğinin, sınırlarda alınan mevcut güvenlik tedbirlerine
ilave bir yük getirmesi ve bu durumunun personel/teçhizat harcamalarına yol açması ve kaynakların
buralara kaydırılmasına sebep olması Avrupa kamuoyunda memnuniyetsizliğe yol açması.
Bu durum, hedef ülke konumundaki AB kaynaklarının önemli bir kısmının, tehdit olarak algılanan
düzensiz göçmenlerin sınırlardan uzak tutulması için harcanmasına ve söz konusu kişilerin “güvenliksiz”
olarak değerlendirilmelerine ve toplumdan dışlanmalarına sebep olmaktadır (Balta, 2016, s.6). Özellikle
13 Kasım 2013 tarihinde Paris’te yaşanan ve 140 kişinin ölümüne sebep olan terör saldırılarından
(Hürriyet, 2018) sonra düzensiz göçmenlere yönelik tehdit algısı daha da belirginleşmiştir. Paris
saldırısından sonra Slovakya, Çekya, Polonya ve Macaristan gibi ülkeler bu saldırıyı düzensiz göç
hareketleriyle ilişkilendirmiş ve söz konusu kişilere yönelik hoşgörüden uzak bir tutum takınmışlardır.
Tehdit ve Umut Algısı Çıkmazına Sıkışan Düzensiz Göçmenler ve KKTC’nin Göçmen Politikaları
IBAD Sosyal Bilimler Dergisi, (5), Güz/Fall 2019
524
Macaristan’ın Röszke şehrinde polis çemberinden kaçmaya çalışan düzensiz göçmenlere tekme atıp
çelme takmaya çalışan kadın gazeteci Petra Laszlo’nun hareketinin (BBC, 2018) altında da bu algının
yattığı söylenebilir.
AB, düzensiz göçmenlerin hareketlerini kontrol altına almak veya engellemek amacıyla bir takım
örgütleri de hayata geçirmiştir. Schengen Antlaşması’nın 1995 yılında yürürlüğe girmesi sonucu ilk
olarak dış sınırlarının kontrolü için Göç, Sınırlar ve İltica Strateji Komitesi’nin (The Strategic Committee
on Immigration, Frontiers and Asylum- SCIFA) bir unsuru olarak Dış Sınırlar Uygulayıcıları Ortak
Birimi (The External Border Practitioners Common Unit) kurulmuştur. Bu yapı 2004 yılında görevini,
AB Konseyi’nin 2007/2004 sayılı kararıyla kurulan Avrupa Birliği Üye Ülkelerinin Dış Sınırlarının
Yönetimi için Operasyonel İşbirliği Ajansı (FRONTEX)’na devretmiştir (Frontex, 2019, s.).
FRONTEX’in merkezi, Polonya’nın başkenti Varşova’dadır. Bir Topluluk ajansı olan FRONTEX, AB
göç politikasının temelinde yer alan “düzensiz göçü engellemek ve azaltmak” hedefini gerçekleştirmek
için AB’nin dış sınırlarında uygulanan stratejinin ana belirleyicisi olmuştur. FRONTEX’in görevleri
tüzüğünde şu şekilde ifade edilmiştir: üye ülkelerle birlikte ortak operasyonlar düzenlemek, üye
devletlerin sınır muhafızlarını eğitmek, eğitim ve araştırma faaliyetleri yürütmek, risk analizi yapmak,
üye devletlere kriz durumunda acil yardım desteği sağlamak, bilgi sistemleri ile bilginin paylaşımını
sağlayacak ortamı oluşturmak ve son olarak üye devletlere ortak geri-gönderme operasyonlarında destek
sağlamaktır (Frontex, 2019, s.1).
Düzensiz göçün önlenmesi amacıyla icra edilen operasyonlar FRONTEX tarafından planlanmakta,
koordine edilmekte, icra edilmekte ve değerlendirilmektedir. FRONTEX, bu görevleri yaparken
kendisine tahsis edilen bütçeye ilave olarak üye ülkelerin personel ve teçhizatını da kullanabilmektedir.
Bu operasyonlarda temel amaç, arama kurtarma değil AB sınırlarının başta düzensiz göçmenler olmak
üzere istenmeyen nüfus hareketlerinden korunmasıdır. Yüksek teknolojiyle teçhiz edilen FRONTEX,
operasyonlarda düzensiz göçmenlerin tespit edilmesi, durdurulması, karaya çıkartılması, idari
alıkonulma merkezlerine transferi ve ardından geri gönderilmeleri görevlerini yerine getirmektedir
(Koca, 2014, s. 63).
FRONTEX, düzensiz göçmen geçişlerinin önlenmesinde Avrupa Sınırlarını Koruma Timlerini (The
European Border Guard Teams- EBGT) kullanmaktadır. Bu timler, üye ülkeler tarafından FRONTEX’in
kullanımına verilen; personel, malzeme ve veri tabanına erişimle desteklenmektedirler. FRONTEX,
operasyonel ve yönetimsel kapasitesini güçlendirmek amacıyla teşkilatında bazı değişiklikler yapılmıştır.
Yapılan değişiklikle, “kriz” durumlarında FRONTEX’in müdahale alanı genişletilmiştir. Bu çerçevede
FRONTEX, gerektiğinde acil destek sağlamak için operasyonların yürütüldüğü ev sahibi üye ülkenin
onayı ve gözetiminde silah taşımasına ve güç kullanmasına izin verilen Hızlı Sınır Muhafaza Ekipleri
(Rapid Border Intervention Teams -RABITS) kurmuştur. FRONTEX 2010 yılının Ekim ayında Türkiye
kara sınırından Yunanistan’a ulaşmaya çalışan göçmenlerin engellenmesi amacıyla ilk Hızlı Sınır
Muhafaza Ekiplerini Yunanistan’ın kuzey doğusunda bulunan Orestiada ve çevresinde
görevlendirilmiştir (Both vd., 2013, s.13-17). Alınan tedbirler sonucu kara sınırlarında azalan düzensiz
geçişlerin denizde artmasından sonra FRONTEX, aynı prensipler doğrultusunda deniz operasyonlarını
da başlatmıştır.
FRONTEX, kendisine verilen görevleri yerine getirirken; Avrupa Polis Teşkilatı (European Union
Police Organisation- EUROPOL), Avrupa Yolsuzlukla Mücadele Ofisi (European Anti-Fraud OfficeOLAF), Avrupa Birliği Yargısal İş Birliği Ünitesi (European Union’s Judical Cooperation UnitEUROJUST), AB’nin İstihbarat Organı Ortak Durum Merkezi (Joint Situation Center), International
Criminal Police Organisations-INTERPOL) gibi güvenlik ve istihbarat temelli kurumlarla işbirliği
içerisinde çalışmaktadır. En önemlisi, diğer operasyonel faaliyetlerde olduğu gibi, FRONTEX üçüncü
ülkelerin istihbarat servisleriyle de işbirliği kurarak, bu ülkeleri de oluşturulan güvenlik ağına dâhil
edebilmektedir. Uluslararası alanda sağlanan bu işbirlikleri; askeri saldırı, korsanlık ve uyuşturucu
kaçakçılığı gibi geleneksel güvenlik sorunlarına karşı harekete geçirilen stratejiler olmasına rağmen
bunların göç alanında da uygulanmaya başlanması göçün tehdit olarak algılandığını açıkça
göstermektedir (Leonard, 2011, s. 240).
FRONTEX, 11 Şubat 2016 tarihindeki NATO Zirvesinde mutabık kalınan anlaşma sonucunda
NATO’nun askeri desteğini de almıştır. Türkiye, NATO’nun da dâhil olduğu bu işbirliğine 18 Mart 2016
Tehdit ve Umut Algısı Çıkmazına Sıkışan Düzensiz Göçmenler ve KKTC’nin Göçmen Politikaları
IBAD Sosyal Bilimler Dergisi, (5), Güz/Fall 2019
525
tarihinde gerçekleştirilen AB-Türkiye zirvesinde alınan kararla dâhil olmuştur (Türkiye AB Zirve
Bildirisi [T-ABZB], 2016). Bu durum kaos ortamının yaşandığı bölgelere yakın ülkelerin düzensiz
göçmen hareketleriyle karşılaşmalarına sebep olmuştur. Türkiye, düzensiz göçmen barındıran ülkeler
arasında %11 oranla halen dünyada en fazla düzensiz göçmen barındıran ülke konumuna sahiptir (Balta,
2016, s.8).
Avrupa Konseyi, 25-26 Haziran 2015 tarihlerinde yaptığı toplantıda düzensiz göçmenlerdeki kitlesel
artışı ve bu durumun sınır yönetiminde oluşturduğu güçlükleri görüşmüş ve FRONTEX’in tüzüğünde
bazı değişiklikler yapma kararı almıştır. FRONTEX tüzüğü bu karar doğrultusunda 14 Eylül 2015
tarihinde yapılan toplantıda değiştirilmiştir. Bu karara ilave olarak devlet ve hükümet başkanlarının
katılımıyla 23 Eylül 2015 tarihinde yapılan toplantıda da; düzensiz göçler sonucunda hayatlarını
kaybedenlerin durumlarına acil müdahale edilmesi, sınırların denetiminin daha etkin yapılması ve
Avrupa sınırlarında operasyonel işbirliği yönetimi amacıyla FRONTEX’e ilave kaynaklar yaratılması
konusunda da anlaşma sağlanmıştır ( T-ABZB, 2016).
FRONTEX’in görev alanı 2015 yılında kabul edilen yeni tüzükle genişletilmiştir. Yeni tüzük gereğince
FRONTEX’in görevleri aşağıdaki gibi belirlenmiştir (Frontex, 2015, s.12):
1- Entegre Sınır Yönetiminin AB genelinde uygulanması için teknik ve operasyonel bir strateji
oluşturmak,
2- Sınır kontrolünün dış sınırlardan itibaren etkili bir şekilde çalışmasını denetlemek,
3- Ortak operasyonlar ve hızlı sınır müdahaleleri yoluyla üye devletlere artan teknik ve
operasyonel destek sağlamak,
4- Dış sınırlarda acil eylem gerektiren bir durumda planlanan önlemlerin pratikte uygulanmasını
sağlamak,
5- Denizde sıkıntı çekenlere yönelik arama ve kurtarma çalışmalarının desteklenmesi için teknik
ve operasyonel yardım sağlamak,
6- Geri dönüş işlemlerini organize etmek, koordine etmek ve yürütmek,
FRONTEX yeni tüzüğü gereğince yukarıda sayılan görevleri yerine getirebilmesi için AB sınırları
içindeki üçüncü ülke vatandaşlarının yasa dışı hareketleri ile sınır ötesi suçların önlenmesi için bilgi
desteğinin sağlanması kararlaştırılmıştır. Bununla birlikte FRONTEX’in sınır ötesini kapsayan göçmen
kaçakçılığı, insan ticareti ve terörizm vb. ciddi suçları önleme ve tespit etmeye katkıda bulunması için
üye devletler tarafından desteklenmesi de tüzüğe dahil edilmiştir (Frontex, 2015, s.12-13).
Bahsi geçen bu görevlerin nasıl yerine getirileceği ise tüzüğün 20’nci maddesinde ifade edilmiştir (AB
Kanunları [ABK], 2019). Buna göre FRONTEX, AB sınırlarının yönetimini yalnızca risk analizi, bilgi
alışverişi ve Avrupa Sınır Gözetim Sistemi (European Border Surveillance System-EUROSUR)
aracılığıyla değil aynı zamanda üye devletlerin uzman personel desteğini de alabilmektedir. Bu durum
FRONTEX’in sadece AB üyesi devletlerin örgütü olmasının yanında komşu ülkelerle ve AB’ye üye
olmak isteyen ülkelerden de destek almasının önünü açmış, düzensiz göçmenlerin umuda yolculuklarını
daha da zorlaştırmıştır.
KKTC’DE DÜZENSİZ GÖÇMENLERLE İLGİLİ HUKUKİ DÜZENLEMELER
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) tarafından
20 Temmuz 1974 tarihinde gerçekleştirilen askeri harekât sonrasında Kıbrıs Türk ve Rum toplumları
arasında yapılan toplumlararası görüşmelerde olumlu bir gelişme olmaması üzerine 15 Kasım 1983
yılında bağımsızlığını ilan etmiştir. Türkiye haricinde hiçbir devlet KKTC’yi tanımamış, BM’ler dahil
olmak üzere hiçbir uluslararası örgüt KKTC ile resmi ilişki kurmamıştır.
Düzensiz göçmenler, Türkiye haricinde hiçbir ülke ve uluslararası örgütün KKTC ile resmi ilişki
kurmaması kararından doğrudan etkilenmişlerdir (Gözügüzel, 2014, s.20). Çünkü düzensiz göçmenlerin
hedeflerinden biri de, transit ve/veya hedef olarak belirledikleri ülkeye ulaştıklarında hem söz konusu
yerdeki hukuki korumadan faydalanmak hem de BM Mülteciler Yüksek Komiserliği temsilcilikleriyle
Tehdit ve Umut Algısı Çıkmazına Sıkışan Düzensiz Göçmenler ve KKTC’nin Göçmen Politikaları
IBAD Sosyal Bilimler Dergisi, (5), Güz/Fall 2019
526
temasa geçerek “sığınmacı/mülteci” statüsünü kazanmak ve bunun hukuki avantajlarından
yararlanmaktır.
Düzensiz göçmenlerin hedefi ile KKTC’nin siyasi ve hukuki durumu birbiriyle uyuşmamaktadır.
KKTC’ye ulaşan düzensiz göçmenler bir yandan burada kendi durumlarına uygun hukuki bir
düzenlemenin olmayışıyla karşı karşıya kalırlarken diğer yandan da göçmenlerin statüsünü belirleyen ve
onlara uluslararası koruma sağlayan BM örgütü temsilciliklerinin yokluğuyla yüz yüze gelmişlerdir.
KKTC’de halen göçmenlerle ilgili yürürlükte olan hukuki düzenlemeler sınırlı sayıda olup ihtiyaçları
tam olarak karşılayamadığı söylenebilir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Anayasası’nın bazı hükümleri
ile Fasıl 105 Yabancılar ve Muhacaret Tüzüğü (YMT)’nde yer alan kısıtlı sayıdaki düzenleme
göçmenlerle ilgilidir.
KKTC Anayasası 13’üncü maddede “Yabancıların Durumu” başlığı altında yapılan düzenlemede, “Bu
Anayasada gösterilen hak ve özgürlükler, yabancılar için uluslararası hukuka uygun olarak yasa ile
sınırlandırılabilir.” denmiştir. Anayasanın “Kişi Özgürlüğü ve Güvenliği” başlığıyla düzenlenen 16’ncı
madde 2’nci fıkrası e bendinde ise kişinin temel hak ve özgürlüğüne getirilecek kısıtlamanın ancak; “Bir
kişinin, Devlet topraklarına izinsiz girmesini önlemek için veya bir yabancının sınır dışı edilmesi veya
geri verilmesi işlemine girişilmesi nedeniyle yakalanması veya tutukluluğu” halinde sınırlandırılabileceği
ifade edilmiştir (KKTC Anayasası, 1985). Düzensiz göçmenlerle ilgili anayasada yer alan her iki hüküm
de genel ifadeleri içermekte olup ayrıntılara yer vermemiş, ayrıntıları ele alan bir başka hukuki
düzenleme yapılmamıştır.
KKTC’de yabancılarla ilgili olan diğer iç hukuk düzenlemeleri Fasıl 105 Yabancılar ve Muhaceret
Tüzüğü’nde yer almıştır. Yabancılar ve Muhaceret Tüzüğü’nün V. Bölümü “Yasak Göçmenler” başlığı
altında 4 ayrı madde olarak düzenlenmiştir. Bu bölümde yapılan düzenlemeyle Muhaceret memuruna,
KKTC’ye giriş yaparken ya da KKTC’nin herhangi bir yerinde tespit edilen kişinin yasak göçmen olup
olmadığına dair değerlendirmede bulunma hakkı verilmiş olup düzensiz göçmenlerle ilgili herhangi
husus yer almamıştır (Yabancılar ve Muhacaret Tüzüğü [YMT],1982).
Orta Doğu, Afrika ve Kafkasya’da, özellikle 21’inci yüzyılın başlarından itibaren yaşanan kaos
ortamından kaçan milyonlarca düzensiz göçmen hem Türkiye hem AB ülkelerinin gündemlerini meşgul
ederken ve bu konuda karşılaşılan sorunlar hukuki düzenlemelerle giderilmeye çalışılırken KKTC’de bu
doğrultuda herhangi bir iç hukuk düzenlemesi yapılmamıştır. Bu durum KKTC’nin düzensiz göçmen
hareketlerinden etkilenmemiş olabileceğine dair bir düşüncenin oluşmasına yol açabilir. Ancak
Uluslararası Göç Örgütü’nün yayınladığı raporlar bunun böyle olmadığını açık olarak ortaya
koymaktadır. Uluslararası Göç Örgütü tarafından yayınlanan raporda; Kıbrıs’ta 2018 yılında 3.738, 2019
yılı Mayıs ayına kadar olan dönemde ise 177 düzensiz göçmenin tespit edildiği belirtilmiştir (UGÖ,
2019, s.2). Bu sayı, diğer ülkelerle kıyaslandığında oldukça düşük düzeyde kalsa da düzensiz
göçmenlerin umuda yolculuklarında tercih ettikleri ülkelerden birinin de Kıbrıs Adası olduğu gerçeğini
ortaya koymaktadır.
FRONTEX’in yayınladığı 2019 yılı risk analizi raporunda; 2017 yılında AB sınırlarında 204.750
düzensiz göçmenin tespit edildiği, 2018 yılında ise bu sayının 150.114 olarak gerçekleştiği ifade
edilmiştir. Aynı raporda geçen bir başka veride ise Türkiye ve Yunanistan üzerinden AB’ye geçmek
isteyen düzensiz göçmen sayısının 2017 yılında 42.119 iken bunun 2018 yılında %34 artış göstererek
56.561 olduğu belirtilmiştir (Frontex, 2019, s.2). Rapordaki verilerden de anlaşılacağı üzere AB
ülkelerine geçmek isteyen düzensiz göçmenlerin rotası güneye kayarak Kıbrıs Adası’nı da güzergâh
içine almıştır.
KKTC’de son bir yılda tespit edilebilen ve basına yansıyan düzensiz göçmen sayısı; 171’i sağ, 19’u ölü
ve 25’i kayıp olmak üzere
215 kişidir (Haberler, 2019; Star, 2018; Haberler, 2018: Takvim, 2018). Bu rakamın sadece tespit
edilebilen düzensiz göçmenleri işaret ettiği göz önüne alındığında gerçek sayının çok daha fazla
olabileceğini ifade etmek abartı olmayacaktır. Bu veriler, KKTC’nin düzensiz göçmenlerin kullandıkları
güzergâh üzerinde yer aldığını göstermektedir.
Tehdit ve Umut Algısı Çıkmazına Sıkışan Düzensiz Göçmenler ve KKTC’nin Göçmen Politikaları
IBAD Sosyal Bilimler Dergisi, (5), Güz/Fall 2019
527
KKTC’ye gelen düzensiz göçmenlerin tercihleri ise Yeşil Hat üzerinden GKRY bölgesine geçmek ve
mülteci hakkı alabilmek için gerekli prosedürleri başlatmak olduğu söylenebilir. Bu durum AB’de
hazırlanan raporda da ifade edilmiştir. Rapordaki verilere göre; KKTC’ye gelen düzensiz göçmenlerden
Yeşil Hat üzerinden GKRY bölgesine geçmek isteyenlerin sayısı 2002 yılında 725 iken 2008 yılında
2844’e ulaşmıştır (Polili, 2012, s.18).
KKTC’de mülteci olma sürecini başlatacak olanBMMYK’nın temsilciliği bulunmamaktadır. Bu durum,
düzensiz göçmenlerin sığınma süreçlerini KKTC’de resmi olarak yapmalarını olanaksız kılmaktadır. Bu
eksikliklere rağmen yapılan düzenlemelerle 2009 yılına kadar olan dönemde özellikle Irak ve
Filistin’den gelen düzensiz göçmenlerin KKTC’de kalmalarına izin verilmiştir (Paşa, 2011, s.13)
KKTC’de oluşan bu hukuki boşluk yapılan başka girişimlerle ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır.
KKTC’deki iç hukuk düzenlemelerinin eksikliği ile BMMYK temsilciliğinin burada bulunmaması
karşısında bazı sivil toplum kuruluşları bu sorumluluğu üstlenmişlerdir. KKTC’de Kıbrıslı Türk İnsan
Hakları Vakfı (KTİHV) ve Mülteci Hakları Derneği (MHD) düzensiz göçmenlerin sığınma başvurularını
2009 yılından sonra almaya başlamış ve bunların müracaatlarını GKRY’de bulunan BMMYK
temsilciliğine ileterek sürecin başlamasına aracılık etmişlerdir (Polili, 2012, s.15).
Söz konusu sivil toplum örgütlerinin yaptığı değerlendirmeye göre, KKTC’ye gelen düzensiz
göçmenlerin çoğunluğunu; Filistin kökenli Iraklılar ile Afganistan, Bangladeş, İran, Filistin,
Türkmenistan ve Suriye vatandaşları oluşturmuşlardır. KKTC’ye gelen ve KTİHV ve MHD aracılığıyla
GKRY’deki BMMYK temsilciliğine sığınmacı başvurusunda bulunan düzensiz göçmenlerden mülteci
statüsü verilenler üçüncü bir ülkeye yerleştirilmişler, diğerleri ise kendi ülkelerine gönderilmişlerdir
(Polili, 2012, s.15-16).
KKTC’deki kolluk kuvvetleri tarafından tespit edilen düzensiz göçmenler ise sınır dışı edilmişlerdir.
Ancak KKTC resmi makamları, hem Suriye krizinin hem de Orta Doğu’daki kaos ortamının devam
etmesinden dolayı yaşanan dramatik ölümler karşısında bazı düzenlemeleri hayata geçirmişlerdir. KKTC
ile Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanları arasında 2019 yılı Şubat ayında imzalanan protokol ile
KKTC’de tespit edilecek düzensiz göçmenlere yapılacak idari işlemler belli esaslara bağlanmıştır.
(KKTC İçişleri Bakanlığı, 2019).
“ Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Göç Konusunda
İşbirliğine İlişkin Protokol” başlığı ile hazırlanan metnin başlık kısmında; göç alanında işbirliğini
güçlendirmenin amaçlandığı, düzensiz göç ve uluslararası örgütlü suçlarda ortaya çıkan artıştan endişe
duyulduğu ve uluslararası yükümlülüklerin göz önünde bulundurularak söz konusu protokolün
hazırlandığı ifade edilmiştir. Protokolün 4’üncü Paragrafı “Düzensiz Göçle Mücadele” başlığı ile
düzenmiştir. Bu kısımda yer alan hükümlere göre; taraflar düzensiz göçün önlemesi amacıyla yasa, idari,
kurumsal ve teknik kapasite geliştirme faaliyetlerini birlikte yapacaklar, katılımcıların ülkelerinde tespit
edilen ve sınır dışı edilmeyen 3. üncü ülke vatandaşlarının geri gönderme işlemlerini birbirleriyle
koordine edecekler ve geri gönderme merkezlerinin kurulması, işletilmesi konusunda karşılıklı bilgi alış
verişinde bulunacaklardır. (KKTC İçişleri Bakanlığı, 2019).
KKTC ile TC İçişleri Bakanlarının imzaladığı ve 5 yıl süreyle geçerli olan Protokol ile KKTC
sınırlarında tespit edilecek düzensiz göçmenlerin geri gönderilmeleriyle ilgili hukuki boşluk kısmen
giderilmiş ve sonraki dönemlerde yapılacak düzenlemelerin önü açılmıştır.
SONUÇ
Yirmi birinci yüzyılın başlarından itibaren Orta Doğu ve Kafkaslarda yaşanan çatışma ortamı hem söz
konusu bölgelerde yaşayan insanları hem de bu bölgelere komşu olan ülkeler ile Avrupa Birliği’ni
doğrudan etkilemeye başlamıştır. Bu durum ikili bir korelasyon yaratmıştır. Bir yandan düzensiz
göçmenler, yaşamları ile ilgili kaygılarından dolayı umuda yolculuklarını her türlü olumsuzluğa rağmen
ertelememişlerken diğer yandan ise özellikle AB başta olmak üzere bu bölgelere sınırı olan ülkelerde,
düzensiz göçmenlerin kendi sosyal, kültürel ve ekonomik hayatlarına karşı tehdit oluşturduğu algısı
oluşmaya başlamıştır.
Düzensiz göçmenlere yönelik oluşan bu algı, bazı mevcut hukuki düzenlemelerin güncelleştirilmelerine
ve sınır güvenlik tedbirlerinin artırılmasına yol açmıştır. Düzensiz göçmenlerin tehdit gibi algılanması
Tehdit ve Umut Algısı Çıkmazına Sıkışan Düzensiz Göçmenler ve KKTC’nin Göçmen Politikaları
IBAD Sosyal Bilimler Dergisi, (5), Güz/Fall 2019
528
sonucunda arttırılan sınır güvenlik tedbirleriyle birlikte göçmenlerin umuda yolculukları daha tehlikeli
rotalara yönelmiştir. Bu durum, çok sayıda düzensiz göçmenin Ege ve Akdeniz’in soğuk sularında
yaşamlarını kaybetmelerine yol açmıştır.
KKTC’deki durum ise bölgedeki diğer ülkelerden farklı olmuştur. Bilindiği üzere KKTC, Türkiye
haricinde hiçbir ülke tarafından tanınmamıştır. Bu durum, düzensiz göçmenlerin umuda yolculuklarına
doğrudan etki etmiştir. BM’ye bağlı olarak faaliyet yürüten Mülteciler Yüksek Komiserliği (MYK),
düzensiz göçmenlerin sığınma prosedürlerini başlatmaları açısından ilk basamak kurumudur. BM,
KKTC’yi siyasi olarak tanımadığından dolayı MYK temsilciliği burada açılmamıştır. Bu eksiklik, uzun
yıllardır sivil toplum örgütleri aracılıyla giderilmeye çalışılmıştır. Ancak kamu gücünü kullanamayan
sivil toplum örgütlerinin çabaları sınırlı düzeyde kalmış, düzensiz göçmenlerin dramatik yolculuklarına
çözüm getirememiştir.
KKTC ile Türkiye arasında 2019 yılı Şubat ayında imzalan protokolün de düzensiz göçmenlerin
yaşadıkları sorunlara çözüm olmaktan uzak olduğu söylenebilir. Şöyle ki, protokolle sadece KKTC’de
tespit edilen düzensiz göçmenlerin sınır dışı edilme süreçleri belli kurallara bağlanmış ancak bunların
insanca bir yaşam sürdürmelerine yönelik düzenlemeler protokolde yer almamıştır.
Bu tespitler ışığında düzensiz göçmenlerin umuda yolculuklarında KKTC’de yapılması önerilen hususlar
aşağıdadır:
1. KKTC’nin uluslararası alanda tanınmamış olmasına rağmen, yetkili organlar tarafından AB
hukukuna uygun “Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu” ile ilgili yasal düzenleme bir an önce
yapılmalıdır.
2. KKTC’nin siyasi tanınma sürecinin düzensiz göçmenlerin karşılaştıkları sorunların önüne
geçmesine izin verilmemeli, özellikle BM nezdinde yapılacak girişimlerle Mülteciler Yüksek
Komiserliği temsilciliğinin KKTC’de de açılmasına yönelik girişimler arttırılmalı, bu konuda
uluslararası kamuoyunun desteğini alacak lobi faaliyetlerinde bulunulmalıdır.
3. KKTC’de içinde düzensiz göçmenlerin temel insani ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri yaşam
alanları yapılmalı, bu alanlar uluslararası kamuoyu gündemine getirilmeli, Kıbrıs Türk halkının uzun
süredir yaşadığı ambargoya rağmen düzensiz göçmenlerin dramına karşı kayıtsız kalmadığı
vurgulanmalıdır.
4. Göçmen olgusunu yakından tecrübe eden KKTC kamuoyunda farkındalık yaratmak amacıyla
düzensiz göçmenlerin durumları panel, konferans, TV programı vb. etkinliklerle duyurulmalıdır.
5. KKTC Hükümeti, bağımsız bir devlet olmasından kaynaklanan kamu otoritesini bizzat kendi
organları aracılığıyla kullanmalı, düzensiz göçmenlerin sığınma prosedürlerine aracılık eden sivil toplum
örgütlerinin üstlendiği görevler devlet otoritesi tarafından yerine getirilmelidir.